‘Hikaye’ kategorisi için Arşiv

Neden SevinÇler DegiLde En Çok HüzünLEr İz Bırakır Yüreginizde ?

Perşembe, 08 Temmuz 2010
İki mahkum, yağmur sonrası demirlerin arasındaki küçük pencereden dışarı bakar.
Biri der ki “Öf her taraf vıcık vıcık çamur oldu!”
Diğeri der ki “Kaldır kafanı bak ebem kuşağı çıktı rengarenk!”
En son siz kime iyilik yapmıştınız?
Peki en son size kim kötülük yapmıştı?
Bize iyiliği dokunan insanları çabuk unutuyor ama kötülüğü dokunanları unutmuyoruz…

Günde binlerce başarılı cerrahi müdahalede bulunan doktorları görmüyor, bir tane sargı bezi unutan dikkatsiz doktoru unutmuyoruz…
Yine binlerce polis namusuyla dürüstçe işini yapıyor, rüşvet alan iki polisten dolayı tüm teşkilatı karalıyor ‘hepsi böyle bunların’ diyoruz…
Gündemden düşmeyen iki tane mankeni biliyor, hepsini de öyle kabul ediyoruz.
Terk ettiklerimizin sayısını bilmiyor, terk edenleri unutmuyor ve asla affetmiyoruz…
Yolsuzluk yapan -deprem sonrası da yargılanan- müteahhidi Veli Göçer’i tanıyor, ama yıkılmayan yüzlerce binayı yapanları tanımıyoruz.
İktidarın yaptıklarını görmüyor yapmadıklarını biliyoruz.
Öğrenciyken iyi notu biz alıyor kötü notu ‘hoca verdi’ diyoruz…

Neden sevinçler değil de hüzünler iz bırakır yürekte?

Sayısız örneklendirilebilir bunlar.
Biz iyi şeyleri unutmada balık hafızamıza sığınıyor, kötü şeyleri unutamamada deve kinine bürünüyoruz.

Sürekli şikâyet ediyor, sürekli bir yerlerimizi kanatıyor, bir türlü mutlu olmayı beceremiyoruz…
Oysa Oktay Rıfat nasıl güzel değiniyor hayatın ıskaladığımız yerlerine, farkında olamadıklarımıza, kıymetini bilemediklerimize:

Son Söz
Bogazindan likir likir gecen
Şu suyun kiymetini bil
Nedir ki bu mavilik deme
Pencereden görebildigin kadar
Göğün kıymetini bil
Kıymetini bil çiçek açmış bademin
Güneşli odanın çamurlu sokağın
Beyazın siyahın yeşilin
Pembenin kıymetini bil
Dirilik öyle bir şey yürekte
Sevinçle çırpınır
Kavak yelleri eser insanın başında
İnsanoğlu kızar öfkelenir savaşır
Halk için girişilen savaşta
O korkulu sevincin
Öfkenin kıymetini bil
Bil ki bu
Budur işte
Güneş yalnız dirileri ısıtır
Güneşin kıymetini bil!!!

Kötüyü düşünmek kötüyü çağırmaktır unutmayın! Polyanna olun demiyorum ama karamsar da olmayın. Yarım bardak suya baktığınızda ‘bu bardağın yarısı boş’ demeyin, ‘bu bardağın yarısı dolu’ deyin yeter…
Çocuğunuzun, sevgilinizin, babanızın, elemanınızın, patronunuzun dolu tarafını görün; kötüye meyletse de kalbiniz, aklınıza iyi yanlarını getirin…
Hepimiz bu ülkedeyiz, eksik olanları hepimiz yaşıyoruz ama yaşadıkça ve yoğunlaştıkça da eksildiğimizi görüyoruz…
Enerjimizi yitiriyor, etrafa nefretle bakıyoruz.
Siz umut dolu cıvıl cıvıl çevreniz olsun istiyorsanız; siz öyle olun önce!
Siz somurtan, sürekli dert yanan şikâyet eden birini ne kadar istemiyorsanız bilin ki onlar da istemiyor…

Şimdi sorun kendi kendinize: “Ben ne kadar aranan bir arkadaşım ve arkadaşlarımın beni aralarında görmek istemelerinin gerçek sebebi ne?”
Bir de tavsiye -naçizane- siz de sizin geçmişinizde çocukluğunuz dâhil kötü iz bırakan kimler varsa, hepsini affedin yüreğinizde, ama samimiyetle…
İşte o zaman rahatlayacak ve bunca yıldır nasıl kendi kendinizi boşu boşuna yediğinizi anlayacaksınız.

Ama önce kendinizi affetmek şartıyla!
Şimdi sıra sizde.
Sevinçler iz bıraksın artık yüreklerinizde

Yara…

Çarşamba, 07 Temmuz 2010

Gülün dikeni battı dün parmağıma ve hala
gülümseyerek bakıyorum parmağımdaki küçük sıyrığa…

Kızamadım… Çünkü gülün dikeni batmadan önce şükretmiştim; ” Ya Rabbi, ne kadar güzel yaratmışsın ” demiştim. Kızamadım, çünkü bir dakika önce güzel kokusunu sineme çekmiştim , bakmaya kıyamamış kokusuna hayran kalmıştım, çünkü batmadan önce yüreğime koymuş onu sevmiştim… Dikenini unutmuş muydum? Unutmuştum dikenini… Unutmuştum işte….

Acıtmayayım diye dokunmaya çekindiğim gül, ince ve derin bir yara açmıştı parmağıma… Gülümsedim yarayada… Süzülen iki damla kanada… Çünkü o yarayı açan bakmaya kıyamadığım o güldü…

…. …. ….

Sevdiklerimizin yüreğimizde açtıkları yaralarda aslında o gülün açtığı yara gibi değilmiydi… İnce ve derin bir yara… Aslında çok önemsiz gibi görünsede her kımıldadığınızda yüreğinizi inceden sızlatan bir yara… Ama dostlarınız o yarayı açmadan önce siz muhabbet dolu kokularını sineye çekmiştiniz, zamanı, mekanı ve kalbinizi paylaşmıştınız… Yarayı açmadan önce siz onları kalbinize koymuştunuz… Kızabilirmiydiniz… Kızamazdınız elbet…

Sevdiklerimizin açtıkları yaralarda o gülün açtığı yara gibi ince ve derin… Ama yarimiz o yarayı açmadan önce biz şükretmiştik, kokusunu sinemize çekmiş, bakmaya kıyamamıştık…Dikenini unutmuşmuyduk… Unutmuştuk tabi… Ama biz gülümsemeliyiz yaraya… Belki süzülen iki damla kanada… Gülümsemeliyiz işte…. Çünkü o yarayı açmadan önce biz onu kalbimize koymuştuk ve sevmiştik

Önünde Umut Arkanda PişmanLık oLmasın…

Pazartesi, 05 Temmuz 2010

tık, tık, tık…

-kım o?

-hazırlan gıdıyoruz.

-sen kımsın? nereye gıdıyoruz?

-sıran geldı. gerçek evıne gıdıyoruz.

-gerçek ev mı? sen! yoksa!

-evet. hadı gıdelım.

-dur bır dakıka..bır suru yarım ısım var.

-ıs yarım kalmaz. bırılerı tamamlar. oyalanma artık.

-cocuklar, onlar daha cok kuçuk, barı vedalassaydım.

-sen olmadan da buyurler, hadı beklıyorlar.

-beklıyorlar mı? onlar da kım?

-gıdınce gorursun.

-anladım. anladım ama kalbını kırıp, gonlunu alamadıklarım,
ıyılıgını gorup, karsılık veremedıklerım var.
anlayacagın borclu gıtmek ıstemıyorum.

-bunu zamanında dusunseydın!

-zamanında mı? ıyı de ben daha zamanım var sanıyordum.

-hepınız aynısınız..
zaman dedıgın, ıçınde bulundugun an..
bunun otesı yok.

-keske, keske….

-devam etme. bugunu yasarken hep yarın var gıbı davrandın.
ustundekı unıformanın sorumlulukları var.
yerıne getırmedın. bu sana bır uyarıydı.
sımdı gıtmıyoruz… ama her an gıdebılırız..
bır daha geldıgımde önünde umut,arkanda pısmanlık olmasın !

KorkuLarLa Yaşanmaz…

Pazartesi, 05 Temmuz 2010

Bir Hint masalına göre, kedi korkusu ile devamlı endişe içinde yasayan bir fare vardır. Büyücünün biri fareye acır ve onu bir kediye dönüştürür. Fare, kedi olmaktan son derece mutlu olacağı yerde bu kez de köpekten korkmaya başlar. Büyücü bu kez onu bir kaplana dönüştürür. Kaplan olan fare, sevineceği yerde avcıdan korkmaya baslar. Büyücü bakar ki, ne yaparsa yapsın farenin korkusunu yenmeye imkan yok. Onu eski haline döndürür. Ve der ki, ‘Sen cesaretsiz ve korkak birisin. Sende ne yaparsam yapayım sadece bir farenin yüreği var. O yüzden ben sana yardım edemem.’ Ünlü yazar Shakespeare, bu konuda söyle diyor : ‘İnsanların çoğu Sevmekten korkuyor, kaybetmekten korktuğu için.. Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için. Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için. Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğin kıymetini bilmediği için. Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi bir şey vermediği için. Ve ölmekten korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için…’

Umut…

Perşembe, 01 Temmuz 2010
Pers sultani iki adamı ölüme mahkûm etmiş.
Sultanın atını ne kadar sevdiğini bilen mahkûmlardan bir tanesi hayatını bagışlarsa, bir yıl içinde ata uçmayı ögretebileceğini söylemiş.
Kendini dünyadaki tek uçan ata binerken hayal eden sultan bunu kabul etmiş.

Diger mahkûm inanmayan gözlerle arkadaşına bakmış ve

“Atların uçamadığını biliyorsun. Nasıl olup da boyle delice bir fikirle çıkabildin ortaya?
Yalnızca kaçınılmazı geciktiriyorsun o kadar.” demiş

“Pek değil” demiş birinci mahkûm.

“Kendime dört özgürlük şansı veriyorum:

Birincisi sultan bu yıl ölebilir,
ikincisi ben ölebilirim,
Üçüncüsü at ölebilir,
Ve dördüncüsüüüüü

Belki ata uçmayı ögretebilirim..!”

Sevmek Bazen Vazgeçmeyi BiLmektir..

Perşembe, 01 Temmuz 2010

İyi kalpli yalnız bir adam bir gün bir koza bulur.
Kozanın içinde küçük bir tırtıl vardır.
Adam çok sever bu tırtılı.
Onunla tüm yalnızlığını, tüm sevgisini paylaşır.
Gel zaman git zaman tırtıl büyür, güzel bir kelebek olur.
Adam kelebeğine hayran, bırakamaz onu bir türlü.
Aslında kelebeğin aklında dağlar, kırlar, çiçekler vardır da
kıyamaz bir türlü adama ve sevgisine, yalnız bırakamaz onu.
Üç günlük ömrünü sevildiği ve sevdiği yerde geçirmeye hazırdır.

Ama adam bilir ki
“Sevmek bazen vazgeçmeyi de bilmektir.”

Kelebeğine son kez bakar ve onu salıverir özgürlüğüne, kırlarına, çiçeklerine doğru…
Kelebek mutlu olmasına mutludur ama hiçbir meltem,
hiçbir çiçek yaprağı adamın avucunun sıcaklığını andırmaz.
Aklında adam, o çiçek senin bu çiçek benim dolaşır saatlerce…
Adam bir kelebeğe sevdalı, bakıp durur boşluğa.
Kelebekse hâlâ konacak sıcak bir avuç aramakta!

Böylece kelebek şunu anlar;

“Bazen ait olduğumuz yer orasıdır; sıcak bir avuçtur biliriz. ”

Ama o yerin bize ait olma ihtimali bir hiçtir.”

Böylece adam şunu anlar:

“Hiçbir sevdayı yanlızca sevgiyle yaşatamasınız”

O günden sonra kelebek, adama duyduğu özlemi gömecek bir dağ aramaya başlar. Ama gücü tükenene dek arayıp da bulamayınca anlar ki

“Hiçbir dağ bir özlemi gömebileceğimiz kadar büyük değildir. ”

Adamsa artık sevdasını koyar avuçlarına kelebeğinin yerine……
gitmek gerekiyorsa gitmelidir, gitmek gerektiğinde kalmaktır yanlış olan….

Hayatınızın Kuyumcusu Hep SizinLe Olsun…

Perşembe, 01 Temmuz 2010
Vaktiyle bir bilge hoca, yıllarca yanında yetiştirdiği öğrencisinin seviyesini öğrenmek ister Onun eline çok parlak ve gizemli görüntüye sahip iri bir nesne verip: “Oğlum” der, “Bunu al, önüne gelen esnafa göster, kaç para verdiklerini sor, en sonra da kuyumcuya göster Hiç kimseye satmadan sadece fiyatlarını ve ne dediklerini öğren, gel bana bildir

Öğrenci elindeki ile çevresindeki esnafı gezmeye başlar İlk önce bir bakkal dükkanına girer ve “Şunu kaça alırsınız?” diye sorar Bakkal parlak bir boncuğa benzettiği nesneyi eline alır; evirir çevirir; sonra: “Buna bir tek lira veririm Bizim çocuk oynasın” der İkinci olarak bir manifaturacıya gider O da parlak bir taşa benzettiği neneye ancak bir beş lira vermeye razı olur Üçüncü defa bir semerciye gidir: Semerci nesneye şöyle bir bakar, “Bu der
“benim semerlere iyi süs olur Bundan “kaş dediğimiz süslerden yaparım Buna bir on lira veririm”

En son olarak bir kuyumcuya gider Kuyumcu öğrencinin elindekini görünce yerinden fırlar “Bu kadar değerli bir pırlantayı, mücevheri nereden buldun?” diye hayretle bağırır ve hemen ilâve eder “Buna kaç lira istiyorsun?” Öğrenci sorar: Siz ne veriyorsunuz?” “Ne istiyorsan veririm” Öğrenci, “Hayır veremem” diye taşı almak için uzanınca kuyumcu yalvarmaya başlar: “Ne olur bunu bana satın Dükkânımı, evimi, hatta arsalarımı vereyim”
Öğrenci emanet olduğunu, satmaya yetkili olmadığını, ancak fiyat öğrenmesini istediklerini anlatıncaya kadar bir hayli dil döker

Mücevheri alıp kuyumcudan çıkan öğrencinin kafası karma karışıktır Böylesi karışık düşünceler içinde geriye dönmeye başlar Bir tarafta elindeki nesneye yüzünü buruşturarak 1 lira verip onu oyuncak olarak görenler, diğer tarafta da mücevher diye isimlendirip buna sahip olmak için her şeyini vermeye hazır olan ve hatta yalvaran kişiler
Bilge hocasının yanına dönen öğrenci, büyük bir şaşkınlık içinde başından geçen macerasını anlatır Bilge sorar: “Bu karşılaştığın durumları izah edebilir misin?” Öğrenci: “Çok şaşkınım efendim, ne diyeceğimi bilemiyorum, kafam karmakarışık” diye cevap verir

Bilge hoca çok kısa cevap verir: “Bir şeyin kıymetini ancak onun değerini bileni anlar ve onun değeri bilenin yanında kıymetlidir”

Her insanın hayatında varlığını ve değerini bilen, hisseden, fark eden kuyumcular mutlaka vardır

Mesele kuyumcuyu bulmaktadır…

Aşkın hikayesi

Çarşamba, 22 Temmuz 2009

Bir zamanlar, bütün duygularin

üzerinde yasadigi bir ada varmis:

Mutluluk, Üzüntü, Bilgi ve tüm digerleri,

Ask dahil.

Bir gün, adanin batmakta oldugu, duygulara haber

verilmis. Bunun üzerine hepsi adayi terk etmek icin

sandallarini hazirlamislar. Ask, adada en sona

kalan duygu olmus.

Cünkü mümkün olan en son ana kadar beklemek

istemis.

Ada neredeyse battigi zaman, Ask yardim istemeye

karar vermis. Zenginlik, cok büyük bir teknenin

icinde,

gecmekteymis. Ask, “Zenginlik, beni de yanina alir misin?”

diye sormus. Zenginlik, “Hayir, alamam.

Teknemde cok

fazla altin ve gümüs var, senin icin yer yok.”demis.

Ask, cok güzel bir yelkenlinin icindeki Kibir’den

yardim

istemis. “Kibir, lütfen bana yardim et!”, Kibir

“Sana yardim edemem, Ask. Sirilsiklamsin

ve yelkenlimi mahvedebilirsin.” diye cevap

vermis. Üzüntü yakinlardaymis ve Ask yardim

istemis: “Üzüntü, seninle geleyim.” Üzüntü “Of,

Ask, o

kadar üzgünüm ki, yalniz kalmaya ihtiyacim var.”

Mutluluk da Ask’in yanindan gecmis; ama o kadar

mutluymus ki Ask’in cagrisini duymamis. Ask,

birden

bir ses duymus. “Gel Ask! Seni yanima alacagim…

“Bu

Ask’tan daha yaslica birisiymis. Ask o kadar sansli

ve mutlu hissetmis ki, onu yanina alanin kim

oldugunu

ögrenmeyi akil edememis. Yeni bir kara

parcasina vardiklarinda, Ask’a yardim eden yoluna

devam etmis.

Ona ne kadar borclu oldugunu fark eden Ask,

Bilgi’ye

sormus: “Bana yardim eden kimdi?” Bilgi

“O, Zaman’di”

diye cevap vermis. “Zaman mi? Neden bana

yardim etti ki?” diye sormus Ask.

Bilgi gülümsemis:

“Cünkü sadece Zaman Ask’in ne kadar büyük oldugunu anlayabilir..”

BY CİN